Burada yaşanır ha

21 yaşındayım, yakında 22 olacağım (10 Ocak). Şimdiye kadar, çok şükür, bir çok yere gidip gezme şansım oldu. Şimdi düşününce bunda en büyük pay şimdiye kadar karşıma çıkan her fırsata merakla atlayan ve “yapılır ki” şeklinde çalışan kafa yapım oldu. Sadece Amsterdam, Prag gibi cool yerler değil; Sakarya, Adana, Gebze gibi yerlere de bu kafayla gittim, gezdim.

Bu arada sizinle paylaşmak istediğim bir “guilty pleasure”ım var. Ben gittiğim her yerde ne meşhursa onu yemeyi çok seviyorum. Zaten genel anlamda yemeye içmeye düşkün olan benim için gideceğim yerde ne yiyip içileceği çok önemli. Nereye gidecek olsam internette ilk aradığım şeyler “Burdur’da ne yenir?”, “Londra tatlıcı”, “Berlin değişik yemekler”, “Lüksemburg’un nesi meşhur?” oluyor. Daha önce bir arkadaşım bana bunun sığ bir zevk olduğunu, müze falan aramak varken benim buna zaman ayırdığımı söylemişti. Baya bir tartışmıştık ama “yemek de kültürdür” demiştim neticede. Nerede konferans, kurultay, bir şey olsa arkadaşlarımı da ikna ederim; oranın meşhur lokantası neresiyse gider üzerinize afiyet yemek yerim. Galerimin yarısı yemek fotoğrafı doludur. Böyle böyle Erzurum’da cağ kebabı yedim, Kayseri’de yağlama yedim, Berlin’de döner yuttum, pişman da değilim.

Başka bir konu; her seferinde yeni bir yere gidince kendime sorduğum, sürekli aklımda bir liste gibi oluşturduğum, kriterleri bir bir işaretlediğim ve seyahatim boyunca beni yoran çok kötü bir huy, bir soru: “Burada yaşanır mı?”

Bunu yaptığımı ilk defa 2021’de Romanya’ya gidince fark ettim. Bir Erasmus çalışması için gittiğim Bacău ve Iași’de hep etrafıma bakıp “sakin yer burası”, “ucuz burası”, “insanı samimi”, “yemekleri güzel”, “yeşillik” ve en sonunda “Yaşanır ki burada!”.

Hollanda’ya gittiğimde Amsterdam’da gezerken yakın arkadaşım Çelik ile bir şeyler yerken sesli düşündüm, bu sefer “çok güzel yer de çok turist var”, “pahalı ama”, “her taraf otçu”, “arabalar pahalı”, “hep rüzgar, soğuk” ve “Burada yaşanmaz ama gezmeye güzel!”

Arkadaşım ne yapacaksın? Pılını pırtını toplayıp Romanya’ya mı taşınacaksın? Hayır.
Amsterdam’da bekleyenin mi var? Gel, yanımda yaşa, kapım sana açık diyenin mi var? Hayır. Hadi böyle diyenin olsa “yok kardeşim, ben gelmem, soğuk orası” mı diyeceksin? Ayakların bir tarafına vura vura gidersin, içini biliyorum…

Bunun üzerine, bir de “burada yaşanır” dediğim yerlere bak:
Isparta. Neden? “Her taraf park”, “yeşillik”, “memur şehri”, “sulak”.
Mersin. Neden? “Deniz var”, “fiyatlar uygun”, “trafik yok”.
Frankfurt. Neden? “Çok Türk var”, “her şey var”, “evler ucuz”.
Utrecht. Neden? “Amsterdam gibi pahalı değil”, “yeşillik”, “sulak”.
Leipzig. Neden? “Öğrenci şehri”, “toplu taşıma güzel”, “ucuz” ve “güzel park var” (Clara-Zetkin Parkı).

Sulak… Sanki bağ bahçe alacaksın. Velhasıl yapıyorum işte.

İşin daha da kötü kısmı, biri bana bir yer hakkında soru sorduğunda diğer insanlar “Amsterdam’da Madame Tussauds’u mutlaka görmelisin… Paris’te Champs-Élysées rüya gibi bir yer…” gibi yorumlar yaparken benim deve gibi “abi park var, yeşillik çok güzel, hep aileler memur, arabalar 1000 Euro bandında, yollar geniş!” şeklinde yorumlar yapmam, buna alışmış olmam. Yaz okuluna Ruhr Üniversitesine gidiyorum, aklımda kalan üniversitede mangal yapacak alan olması, kantinde bira satılması oluyor. Konferansa Leipzig Üniversitesine gidiyorum, kafeteryada yemeğin öğrenciye bedava olmasını anlatıyorum. “Varşova?” diyorlar “güzel de soğuk” diyorum. Gittiğim yerleri hiç satamıyorum. Diğer gençler gibi yüksek binaların önünde arkam dönük, cugara içerken fotoğraf çektiremiyorum. Ne var seni bu kadar efkarlandıracak bu binada?

Kendime soruyorum, ben mi kültürsüzüm, sığ olan ben miyim? Ben de gittim bu yerlere, müze müze gezdim, tiyatrolar, oda orkestraları, konuşmalar… Neden park, neden pinkik alanı, mesirelik ya da tramvay bana daha çekici geliyor?

Gittiğim her yerde görülecek ne varsa görmeden geri dönmek hiç istemem. Genelde “buraya kadar geldik, bir gün daha kalayım, gezerim” diye diye dünyaları gezdim. Tabii ki, güzel bir bina görmek benim de hoşuma gidiyor ama o binada yaşayamazsın. Gece üşüyünce çay demlemeye Louvre’a giremezsin. Oradaki insanlar nasıl yaşıyorsa öyle görmeyi seviyorum bir yeri. Sık sık milletle konuşmak için bahane ararım, orada yaşamak güzel mi sorarım. Hatta özellikle birkaç gün fazladan kalmak için paylaşımlı hostel gibi ucuz yerlerde kalmayı tercih ettim, hem de insanlarla tanışıyordum, çok arkadaşım oldu bu şekilde. Böyle böyle de dil öğrendim işte. Kafadan 9-10 ülke gezmişim. İnşallah daha da gezerim.

İşin sonunda bir yer dünya harikası da olsa bana ne lazım? Huzur lazım, yeşillik lazım, yürüyüş yapabilmek için güzel alan lazım, iyi insanlar ve güzel yemek lazım, bir de bunları yapabilecek imkân lazım. Bir de sıcak olması lazım, anıt göreceğim diye 20000 adımı içlikle yürüyünce tadı kaçıyor Avrupa’nın. Tabii, bir de arkadaş lazım. Allah var, gittiğin gördüğünle kalıyorsun ama insan tanıyınca o insanla ömür boyu arkadaş olabiliyorsun. En çok güzel insanlarla tanıştığım için seviyorum gezmeyi. Yemişim binasını yoksa. Bina Ankara’da da var.

Ayrıca, ben her gittiğim yeri bir şekilde beğenen bir insanım. Bana sorsan her yer güzel. En kötü yemekle beni her şekilde tavlayabiliyorsun. Ha yaşanır mı? Sorsan orasını uzun uzun anlatırım.

Karikatür: Umut Sarıkaya

18/12/2025

2 responses to “Burada yaşanır ha”

  1. Esasında hemşehrilikten mi yoksa aynı sırada 4 yıl geçirmemizden mi kaynaklanıyor bilmiyorum, ben de aynı kafa yapısına sahibim. Köln’de gezerken sıkılmıştım. Kimsenin adını bile bilmediği bir şehir olan Bergisch Gladbach’ta ise “beni buraya gömün.” demiştim. Galiba balkabağı yemeyi azaltmalıyız.

    1. Kabak olayı zaten ayrı bir olay azizim. Bu bağ bahçe sevdası bambaşka bir şey. Bir yere gidince geldiğimiz yeri mi arıyoruz ne yapıyoruz bilmiyorum. Bol bol gör Bergisch Gladbach’ları umarım, beraber de otlayalım. ⭐️

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *